Prestij yanılgısı...

SIS'in belkemiğini oluşturan birkaç temel kavram var. Bunların arasında belki de en önemlisi prestij yanılgısıdır. Bu yazıda, bu kavramın SIS metodolojisinde tam olarak neyi ifade ettiğini ve hangi kültürel dinamiklerden beslendiğini birlikte incelemek istiyorum.

Homo sapiens'in yüz binlerce yıllık besin zinciri hakimiyetini yalnızca bireysel üstünlüğüne değil, büyük ölçüde birlikte hareket edebilme ve karmaşık örgütlenme biçimleri kurabilme becerisine borçlu olduğunu söylemek abartılı olmayacaktır. İnsanı yalnızca "konuşan hayvan" olarak değil, aynı zamanda "örgütlenen hayvan" olarak da tanımlayabiliriz.

Örgütlü her yapı; onu oluşturan bireylerin sistem içerisindeki yerlerini, sorumluluklarını, yetkilerini ve sınırlarını bilmelerini gerektirir. Bu nedenle tarikatlardan start-up'lara, bakanlıklardan sivil toplum kuruluşlarına, ailelerden çetelere kadar belirli bir amaç etrafında bir araya gelen her insan topluluğu, sertliği ve görünürlüğü değişmekle birlikte bir hiyerarşi üretir.

Tam da bu noktada kültür devreye girer.

Geert Hofstede'in ortaya koyduğu "güç mesafesi" kavramını hatırlayalım. Bazı toplumlarda yaş, makam ve otoriteyle diğer insanlar arasındaki mesafe oldukça büyüktür. Bazılarında ise bu mesafe daha sınırlıdır. Bu yalnızca yönetim biçimlerini değil, insanların kurumlara ve unvanlara yüklediği anlamı da belirler.

Yüksek güç mesafesine sahip kültürlerde kurumlar çoğu zaman yalnızca işlevsel yapılar olarak değil; aynı zamanda saygı, meşruiyet ve statü üreten somut otoriteler olarak algılanır. Böyle bir kültürde birey, zamanla kurumun sahip olduğu itibarı kendi kimliğinin doğal bir uzantısı gibi hissetmeye başlayabilir.

İşte SIS'in "prestij yanılgısı" dediği şey tam olarak burada ortaya çıkar.

Prestij yanılgısı, kişinin kendi gerçek değerini, ait olduğu kurumun algılanan değeriyle farkında olmadan birbirine karıştırmasıdır.

Ajan Yorumu

Kartvizit taşımak kolaydır. Onu taşıdıktan sonra hâlâ kim olduğunu hatırlamak — asıl mesele bu.

Bir noktadan sonra kişi, ürettiği değeri değil; kartvizitini, logosunu, binasını, unvanını veya temsil ettiği yapıyı taşımaya başlar. Kimliği yavaş yavaş kendi emeğinden değil, sırtını yasladığı kurumun gölgesinden beslenir.

Bu durumun oluşmasını sağlayan temel dinamiklerden biri prestij algısıdır. SIS metodolojisinde buna eşlik eden iki önemli mekanizma daha bulunur: güvenlik illüzyonu ve enerji ekonomisi. Onları ilerleyen yazılarda ayrıntılı biçimde ele alacağız.

Elbette prestij yanılgısı yalnızca yüksek güç mesafesine sahip toplumlara özgü değildir.

Düşük güç mesafeli kültürlerde de insanlar prestijli üniversiteler, küresel şirketler veya güçlü markalar üzerinden benzer özdeşleşmeler yaşayabilir. Ancak burada prestijin üretildiği mekanizma farklıdır.

Kurumsallaşmanın daha seküler, fonksiyonel ve soyut biçimde algılandığı toplumlarda kurum, kutsallık atfedilen bir yapıdan çok, kurallar ve süreçler bütünü olarak görülür.

Bunun doğal sonucu olarak üç önemli eğilim ortaya çıkar.

İlki fonksiyon odaklılıktır. Roller kişilerden daha önemlidir. İnsanlar değişebilir; süreçler devam eder. Unvan bir ayrıcalık değil, belirli bir işlevin tanımıdır.

İkincisi sorgulanabilirliktir. Otorite kişiselleşmediği için üst pozisyonlardaki insanlar da eleştirilebilir. Şeffaflık, denetim ve liyakat gibi mekanizmalar prestij yanılgısını tamamen ortadan kaldırmasa da sınırlandırabilir.

Üçüncüsü ise bireyin kurumla kurduğu ilişkidir. Kurum, bireyin kimliği değil; amaçlarını gerçekleştirmek için kullandığı araçlardan biridir. Bu nedenle kişinin değeri, bulunduğu yapının prestijinden çok ürettiği somut katkıyla ölçülür.

Dolayısıyla karşımıza iki farklı kültürel eğilim çıkar.

Bir tarafta kurumu sorgulanamaz bir makam olarak gören ve prestiji yapının kendisinde arayan yaklaşım...

Diğer tarafta ise kurumu işlevler, kurallar ve sözleşmeler bütünü olarak gören yaklaşım...

Özdeş kurumsal kuleler, hiyerarşi ve ölçeği yansıtıyor

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir.

Prestij kendi başına içi boş ya da olumsuz bir kavram değildir.

Tarihte ve bugün, çalıştıkları kurumların itibarını gerçekten yükselten insanlar vardır. Onlar spot ışıkları üzerlerine çevrilmediğinde de üretmeye, öğrenmeye ve kendi yollarında yürümeye devam ederler. Kurumsal prestij onlar için bir kimlik değil, kendi emeklerini büyüten bir çarpandır.

Aynı şekilde güçlü kurumlar da bireylere hız, görünürlük, güven ve etki alanı kazandırabilir. Bunda yanlış olan hiçbir şey yoktur. Hatta çoğu zaman olması gereken de budur.

Sorun, kişinin kendi ağırlığını kurumunkinden ayıramadığı noktada başlar.

Kurumun prestiji sizin değerinizi destekleyebilir; fakat onun yerine geçmeye başladığında prestij, sessizce kimliğinizi tüketen bir yanılsamaya dönüşür.

Sağlıklı ilişki, kurumun prestij halesinin altında kaybolmak değildir.

Asıl mesele, o haleyi kendi tacınızdaki mücevherlerden yalnızca biri haline getirebilmektir.

Çünkü gerçek ağırlık, taçtan gelir; hale yalnızca onu daha görünür kılar.

SIS'in "prestij yanılgısı" dediği şey de tam olarak bu ayrımı yeniden görünür hale getirmeye çalışır.

Bir sonraki bölümde ise bu yanılgının bireysel düzeyde nasıl oluştuğunu, neden bu kadar çekici olduğunu ve insanların kendi kimliklerini neden çoğu zaman ödünç prestij üzerine inşa ettiklerini inceleyeceğiz.